Netanyahu gitse de işgal kalır mı?

SözlükYazarı Edıtor 13.10.2026 12:18 9 dk okuma
0 Yorum 0 Görüntülenme
Netanyahu gitse de işgal kalır mı?

İsrail'in 27 Ekim Genel Seçimleri, Netanyahu'nun iktidarını sona erdirebilecek bir siyasi eşik olsa da Orta Doğu açısından asıl mesele, bu iktidarın dayandığı savaş, işgal ve kontrol siyasetinin devam edip etmeyeceğidir. Gazze'deki yıkım, Batı Şeria'da Filistinlilerin yaşam alanlarının daraltılması ve bölgeye yayılan askerî operasyonlar, yalnızca bir başbakanın kişisel tercihlerine indirgenemeyecek kadar köklü bir yaklaşımı yansıtıyor. Netanyahu bu yaklaşımı aşırı sağla kurduğu ortaklık üzerinden sertleştirdi; İsrail'in güvenliğini komşularının güvensizliği pahasına sağlamaya çalışan anlayışı hükümetinin merkezine yerleştirdi. Ancak muhalefetin önde gelen isimlerinin de askerî üstünlüğü ve Filistin toprakları üzerindeki güvenlik denetimini esas alan çerçeveden belirgin biçimde uzaklaşmaması, seçimden kapsamlı bir bölgesel dönüşüm beklemeyi zorlaştırıyor. Sandık Netanyahu için hesaplaşma imkânı yaratabilir; Filistinliler açısından özgürlük ve egemenlik kapısının açılması ise çok daha derin siyasi tercihler gerektiriyor.

Netanyahu’nun yeniden hükümet kurması halinde kritik unsur, kazanacağı milletvekili sayısı kadar Smotrich ve Ben-Gvir’e duyacağı ihtiyaç olacaktır. Bu iki ismin gücü, oy oranlarının ötesinde, hükümetin ayakta kalmasını sağlayan ortaklar olmalarından kaynaklanıyor. Koalisyonun devamı için verilen tavizler, Filistinliler açısından yeni yerleşimler, mali baskılar ve daha ağır güvenlik uygulamaları olarak karşılık buluyor.

Dolayısıyla seçim sonrasındaki pazarlıklarda maliye, güvenlik ve Batı Şeria’daki idari yetkilerin kimlerin elinde toplanacağı, diplomatik açıklamalardan daha belirleyici hale gelecektir. Netanyahu’nun siyasi varlığını aşırı sağın talepleriyle birlikte sürdürmesi, radikal politikaların hükümetin kenarında kalan çıkışlar olarak görülmesini de imkânsızlaştırıyor. Burada sorun, başbakanın ortaklarını yeterince frenleyememesinin ötesindedir: İktidarını koruyan koalisyon düzeni, Filistinlilere yönelik baskının ve Gazze’de işgalin devamından siyasi olarak beslenmektedir.

Gadi Eisenkot, Naftali Bennett veya Yair Lapid’in içinde yer alacağı bir alternatif yönetim, bu bağımlılığı azaltabilir; fakat daha öngörülebilir bir hükümet ile barışa yönelen bir hükümet arasında ciddi mesafe vardır. İsrail siyasetinin merkezinin sağa kaydığı koşullarda muhalefet, Netanyahu’nun hedeflerinden çok bu hedeflere ulaşırken yarattığı diplomatik maliyetleri ve yönetim tarzını eleştirebiliyor.

Bölgeyi yakından takip eden diplomatik kaynaklar, Netanyahu’nun halefinin benzer araçlarla benzer çıkarları gözetebileceği değerlendirmesi ile Rouzbeh Parsi’nin stratejik devamlılık vurgusu bu sınıra işaret ediyor. Böyle bir hükümet Batılı başkentlerle ilişkileri onarabilir, daha ölçülü konuşabilir ve bazı aşırı uygulamaları sınırlayabilir. Bunlar sahadaki insanların hayatı açısından küçümsenemez; ancak Filistinlilerin siyasi haklarını erteleyen temel yaklaşım sürerse, ortaya çıkacak sonuç işgalin sona ermesinden çok uluslararası alanda daha kolay savunulabilir hale gelmesi olabilir.

Gazze’de yeniden inşa, Batı Şeria’da fiilî ilhak

Gazze’de temel pazarlık, yıkılan binaların hangi kaynakla yapılacağından önce, yeniden kurulacak hayatın kimin denetiminde olacağı üzerinde düğümleniyor. Netanyahu sonrasında uluslararası yeniden inşa girişimlerine daha açık, Filistinli bir idari yapıyı kabul etmeye daha yatkın bir hükümet oluşması mümkündür. Buna karşılık İsrail’in askerî müdahale yetkisini sınırsız tutmak istediği, Filistinli yöneticilere ise yalnızca hizmetlerin yürütülmesi sorumluluğunun bırakıldığı bir modelin meşruiyet üretmesi güçtür. Hamas’ın silahsızlandırılması, güvenliğin kim tarafından sağlanacağı ve Gazze’nin siyasi geleceği birbirinden koparılamaz.

İsrail bu soruların tamamını kendi güvenlik taleplerine tabi kılarsa, yeniden inşa süreci de sürekli askıya alınabilen bir baskı aracına dönüşebilir. Gazze’nin geleceğini yalnızca insani yardım ve teknik idare meselesi olarak ele almak, Filistinlilerin kendi geleceklerini belirleme hakkını bir kez daha müzakere masasının dışına iter.

Batı Şeria’da ise tehlike, yalnızca bir gün ilan edilebilecek resmî ilhak kararından ibaret değildir. Yerleşimlerin genişlemesi, yerleşimci şiddeti ve Filistin Yönetimi’nin mali kaynaklarının daraltılması birlikte değerlendirildiğinde, toprak üzerindeki denetimin adım adım kalıcılaştırıldığı bir süreç ortaya çıkıyor. Diplomatik kaynaklara göre, yerleşimcilere sağlanan destekle Filistin Yönetimi’nin gelirlerinin kısıtlanmasının birleşmesi, zaten kırılgan olan idari ve siyasi yapıyı daha da zayıflatıyor.

Buradaki ağır sonuç, Filistinlilerin gündelik hayatının sürdürülemez hale gelmesi ve yerinden ayrılma baskısının artmasıdır; böyle koşullarda gerçekleşen ayrılışları serbest bir tercih olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Yeni bir hükümetin gerçek sınavı, yalnızca şiddet görüntülerini azaltmak değil, bu baskıyı üreten yerleşim ve denetim politikalarını değiştirmek olacaktır. Filistin devletinin kurulabileceği coğrafi ve siyasi zemin aşınmaya devam ederken kullanılan ılımlı dil, sahadaki kaybı telafi edemez.

Ürdün ve Mısır: İsrail’in politikalarının sınır ötesi maliyeti

Ürdün için Batı Şeria’nın istikrarsızlaştırılması, uzak bir diplomatik anlaşmazlık değil, doğrudan ülkenin iç dengelerini etkileyebilecek bir tehdittir. Filistinlilerin Ürdün Nehri’nin doğusuna kitlesel biçimde itilmesi ihtimali, ekonomik sıkıntılarla birlikte kimlik, temsil ve siyasi istikrar meselelerini de ağırlaştırabilir. İsrail’in Filistin Yönetimi’ni zayıflatırken bu politikanın Ürdün üzerindeki sonuçlarını ikinci plana itmesi, komşusuyla sürdürdüğü barış ilişkisine de zarar veriyor.

Amman’ın Washington üzerinden baskı kurma, uluslararası diplomatik ve hukuki girişimlere yönelme veya İsrail’le ilişkilerinin bazı boyutlarını yeniden değerlendirme seçenekleri bulunuyor; ancak her seçeneğin sınırları ve maliyetleri var. Bu nedenle Ürdün açısından Netanyahu’nun yerine gelecek kişinin üslubundan daha önemli olan, Batı Şeria’da yerinden edilmeyi ve kurumsal çöküşü önleyecek somut kararların alınıp alınmayacağıdır. İsrail’in kendi güvenlik hesabını komşusunun istikrarını riske atarak yürütmesi, bölgesel düzeni içeriden aşındırıyor.

Mısır’ın temel kaygısı da Gazze’de oluşan insani ve güvenlik krizinin Sina’ya aktarılmasıdır. Kahire açısından Filistinlilerin sınırın ötesine itilmesi, geçici bir barınma meselesi olarak görülemez; Gazze’nin nüfus yapısını, Filistin meselesinin geleceğini ve Mısır’ın güvenlik sorumluluklarını kalıcı biçimde değiştirebilir. Mısır’ın arabuluculukta ve yeniden inşada merkezî rol istemesi, hem bölgesel nüfuzunu koruma hem de sınırının hemen ötesindeki gelişmeler üzerinde etkili olma ihtiyacıyla bağlantılıdır.

Daha esnek bir İsrail hükümeti bu diplomasiye alan açabilir. Ancak İsrail, Gazze üzerinde belirleyici askerî yetkiyi korurken insani ve idari yükü Mısır’a ve diğer aktörlere bırakmaya yönelirse, ortaya dengeli bir düzen çıkmaz. Kahire’nin önündeki esas sorun, Filistinlilerin topraklarında kalmasını güvence altına alan bir çözümü desteklerken, İsrail’in yarattığı krizin süresiz yöneticisi konumuna sürüklenmemektir.

İran cephesi ve Washington’un sorumluluğu

İran ve Hizbullah konusunda seçimden sonra daha güçlü bir devamlılık beklemek için nedenler var. İsrail’in ana akım siyasi çevreleri, İran’ın ve bölgesel ortaklarının askerî kapasitesinin güçlenmesini engelleme hedefinde büyük ölçüde birleşiyor; farklılıklar daha çok güç kullanımının zamanı, kapsamı ve ABD’yle koordinasyonu üzerinde yoğunlaşıyor.

Diplomatik kaynakların değerlendirmesi de Tahran’ın Netanyahu’nun yenilgisini memnuniyetle karşılayabileceği, fakat bunu İsrail’in stratejisinde köklü değişiklik saymayacağı yönünde. Kaynaklar, İsrail’in İran’la çatışmanın devamında Washington’a rol yüklemek istediği görüşü ise doğrulanmış bir kapalı kapı anlaşması değil, Amerikan faktörünün önemini vurgulayan siyasi bir yorum olarak ele alınmalı.

Bölge açısından tehlike, İsrail’in her yeni askerî müdahaleyi bir sonraki tehdidi önleme gerekçesiyle meşrulaştırarak çatışmayı sürekli hale getirmesidir. Lübnan, Suriye ve İran’a yönelik politikalarda diplomatik sınırlamalar oluşmadıkça, Netanyahu sonrasının daha sakin bir söylemi daha güvenli bir Ortadoğu’yu garanti etmeyecektir.

Washington ve diğer Batılı başkentler açısından en kolay tercih, Netanyahu’nun gidişini yeterli değişim sayarak yeni hükümetle hızlı bir normalleşmeye yönelmek olabilir. Oysa İsrail’in yaşadığı itibar kaybını yalnızca Netanyahu’nun sert diliyle açıklamak, Gazze’deki işgali ve yıkımı ve Filistinlilerin haklarının sistematik biçimde ertelenmesini görünmez kılar. ABD kamuoyunun bazı kesimlerindeki desteğin aşınması da bir lider değişikliğiyle kendiliğinden tersine dönmeyebilir. Seçimden sonra uluslararası baskının gevşemesi, yeni hükümete politikasını değiştirmeden diplomatik kazanç sağlama imkânı verecektir.

Bu nedenle değerlendirme ölçütü; yerleşimlerin genişlemesinin durdurulması, yerleşimci şiddetinin engellenmesi, Gazze’de yeniden inşa ile Filistinli yönetimin önünün açılması ve bölgesel savaş riskinin azaltılması olmalıdır. Netanyahu’nun yenilgisi önemli bir siyasi fırsat yaratabilir; fakat bu fırsatın bölgesel barışa ve istikrara dönüşmesi, İsrail’in güvenlik adına başkalarının özgürlüğünü ve egemenliğini sürekli sınırlayan yaklaşımının değişmesine bağlıdır.