Böyle ‘ceza’ya can kurban

SözlükYazarı Edıtor 12.10.2026 03:26 5 dk okuma
0 Yorum 0 Görüntülenme
Böyle ‘ceza’ya can kurban

Milyonlar seni dinliyor, yazdığın sözler çocukların, gençlerin diline dolanıyor.

Ve sen o mikrofondan “bıçaklayın” diyorsun.

Hem de çocukların çocuklara ve yetişkinlere yönelik şiddetini konuştuğumuz bir dönemde.

Lvbel C5’ten bahsediyorum; Alizade ile seslendirdiği “Kahpe” şarkısı sözleri nedeniyle hakkında soruşturma başlatılmıştı. Hâkimlik, tutuklama talebini reddetti. Yurtdışına çıkış yasağı ve imza yükümlülüğüne, bir de yerinde bir şart ekledi: Türk edebiyatı eğitimine devam etmesi şartı.

Hukuken kesinleşmiş bir “ceza” değil, adli kontrol kararı bu.

Kaldı ki edebiyatı insanın başına gelmiş bir “ceza” gibi de görmüyorum.

Fakat söz yazarak milyonlara ulaşıyorsan, kelimelerle neler yapabileceğini öğrenmenin tam zamanı!

Sana her şeye razı ol, uslu uslu şarkı söyle diyen yok.

Ama her öfkenin sonuna küfür, her kavganın ortasına bıçak koyunca bir süre sonra hep aynı şeyi söylüyorsun.

Oysa bir dizeyle insanın boğazını düğümlemek de mümkün.

Bir cümleyle uykusunu kaçırmak...

İçinde yıllardır susturduğu bir duyguyu ayağa kaldırmak...

Edebiyatta da öfke var, isyan var, argo var.

Nâzım Hikmet’in “Kerem Gibi” şiirini düşünün:

nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”

Aradan onca yıl geçmiş, hâlâ insanın içine ateş düşürüyor.

Dolayısıyla “Çek bakalım cezanı!” diye sevinmiş değilim. Ancak kitap okumak, insanın başına gelebilecek güzel şeylerden biri.

Belki de Lvbel C5 bir şiirde kendi öfkesini bulacak.

Bugüne kadar tek bir hakaretle geçiştirdiği duygunun aslında ne kadar çok kelimesi olduğunu görecek.

Bir sonraki şarkısında kullanabileceği daha çok kelimesi, anlatabileceği daha çok duygusu olacak.

Benim bu karardan beklediğim bu.

Sonunda sınava girip yüksek not alması değil.

Mikrofonu eline aldığında söyleyecek daha güçlü bir söz bulabilmesi.

“Bir daha evlenirsem Dilber beni mezarda yanına kabul etmez.”

İbrahim Karakaş, eşi Dilber Ay’ı kaybettikten sonra böyle demişti.

Öyle “Şu an düşünmüyorum” falan değil.

Mezara kadar uzanan bir sadakat sözü bu...

Haliyle insanın aklında kalıyor.

Şimdi Müge Zopun’la birlikteymiş. Kendi açıklamasına göre imam nikâhı kıymışlar.

Yalnızlıktan yorulabilir.

Birinin elini tutmak isteyebilir.

Bunların hiçbirinde ayıp yok.

Ama o kadar büyük konuşunca, eski cümleniz de sizinle yeni hayatınıza geliyor.

Memleketçe bayılıyoruz büyük laflar etmeye.

“Senden sonra kimseyi sevemem.”

“Ölsem de senden vazgeçmem.”

Cümle büyüdükçe aşk da büyüyor sanıyoruz.

Söyleyene “büyük âşık”, o aşka da “gerçek aşk!” payesi veriyoruz hemen.

Ama insanın sevgisini anlatma becerisiyle sevme becerisi her zaman aynı olmuyor.

Bazen iki güzel cümleye öyle kapılıyoruz ki gündelik hayata bakmayı unutuyoruz.

Verdiği küçücük sözleri tutuyor mu?

Bunlar pek manşet olmuyor tabii.

“Mezarda bile birlikteyiz” daha etkileyici geliyor.

Oysa ömürlük yemin etmek bir cümle, her gün birbirine iyi gelmek ise emek istiyor.

Bunu genel anlamda söyledim. Karakaş ile Ay’ın birbirlerine nasıl bir eş olduklarını bilemeyiz.

Ama bu haber, böylesi büyük sözlere nasıl da kolay kapıldığımızı hatırlattı bana.

Keşke aşkı tanımlarken geleceğe bu kadar büyük yeminler etmesek...

Zira “onu çok sevdim” demek de az bir şey değil.

DÜNYA ALKIŞLIYOR, O SESSİZLİĞİ DİNLEYECEK

Ben olsam ne yapardım, bilmiyorum.

Muhtemelen çayımı püskürtür, heyecandan kimi arayacağımı şaşırır, sonra da muhtemelen on kişiye falan bıkmadan aynı şeyleri anlatırdım.

Anne Carson ise ormana gitmek istiyormuş.

Her güzel haberin hemen bir sosyal medya paylaşımına, her başarının bir gösteriye dönüştüğü şu zamanda, Anne Carson’ın Nobel’i kutlama planı bana çok iyi geldi.

2026 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, 76 yaşındaki Kanadalı şair ve çevirmen Carson, haberi Reykjavík’teki evinde almış.

Mutfakta çay içiyor, kraker yiyor ve dergi okuyormuş. Sonra yerin süpürülmesi gerektiğini fark edip kalkmış. O sırada telefonlar çalmaya başlamış. Sıklıkla yaptığı gibi telefonu meşgule atmış.

Fakat eşi, bu haberi alacaklarını tahmin ettiği için, arayan numarayı geri aramasını sağlamış.

Mutlu haberi aldığına şaşırmış Carson. İlk tepkisi biraz mizahi: “Bence hepiniz delisiniz.”

Telefondaki ses soruyor: Peki nasıl kutlayacaksınız?

Telefonlara cevap vermemek için eşiyle ormanda yürüyüşe çıkacaklarını söylüyor.

Sessizliği dinleyeceklermiş.

Beni en çok bu etkiledi işte.

Çünkü artık güzel bir şey yaşadığımızda, daha tadına varmadan nasıl anlatacağımızı düşünmeye başlıyoruz.

Fotoğrafını, videosunu çekiyor, paylaşıyoruz.

Sonra tebrikler geliyor, onlara cevap veriyoruz.

Ama tüm bunların arasında bazen o ilk sevincin yanından geçip gidiyoruz.

Carson ise böylesine büyük bir günü kendisine ve eşini ayırmak istiyor.

Bu da bana şunu hatırlatıyor:

Hayatımızın en güzel anlarını herkesle paylaşabiliriz elbette.

Ama keşke önce biraz kendimiz yaşayabilsek...